TÖRE ve CİNAYET: YANYANA GELMESİ İMKANSIZ İKİ KELİME

TÖRE ve CİNAYET: YANYANA GELMESİ İMKANSIZ İKİ KELİME

Bir zamanların “İslami Terörizm”i gibi, sık sık duyulan bir deyim her fırsatta kulaklarımızı tırmalamaya başladı: “Töre Cinayeti”. Cinayetin ne olduğunu herkes bildiği halde, bunun “töre” gereği işlendiği iddiaları, dolayısıyla buradaki caninin “töre” olduğunu bilinçaltına yerleştirme gayretleri, konuyu ele almamızı zorunlu kıldı. Tıpkı, “medeniyetler çatışması”nın devamı olarak, İslam’ı terörle birlikte zikretmek, Müslümanla teröristi özdeşleştirmek gayretleri gibi.

Töre, “bir sosyal toplulukta benimsenmiş davranış ve hayat tarzlarının, ortak kaidelerin, gelenek ve göreneklerin, müşterek alışkanlıkların, takip edilen yolların tamamı”dır. Bu anlamda, bir insan topluluğunu millet yapan, diğer milletlerden ayıran, geçmişten geleceğe varlığını sürdürmeye vasıta olan değerler, ilkeler, adetler topluluğu olarak milletin ruhu mesabesindedir. Eski metinlerde bazen “ilimiz ve töremiz” gibi, töre ile il (günümüzde ele güne karşı örneğinde olduğu gibi e- ile daha yaygın kullanılır) ile birlikte geçer. Burada il, devlet anlamında olup, yazılı, pozitif hukuku temsil ederken, töre ise, yazılı olmadığı halde, kanunlardan daha uzun ömürlü ve varlığı tartışılmayan değerler ve kurallar topluluğudur. Devletin ve kanunların parçası, varlık sebebi, özü durumundaki töre, kanunların, geçerli hukuk düzeninin düşmanı, rakibi değil onun kökünü oluşturmaktadır. Hatta bazı metinlerde ve Türk topluluklarında töre, kanun ve devlet yerine kullanılmıştır. Selçuklu ve Osmanlı zamanında bu anlayışın devamı olarak “şeriat” anlamında kullanıldığını görmekteyiz. Evlilik dışı ilişkiler sonucundaki cinayetlerle birlikte duyulan bu deyimlerle, farkında olarak veya olmayarak kendi kültürümüze, tarihimize, kimliğimize ve varlığımıza saldırmış olmaktayız.

Kültür emperyalizmi, askeri ve ekonomik emperyalizmden çok daha etkili ve kalıcı bir sömürü aracı olarak, öncelikle hedef ülkenin kültür mirasını yok etmeyi programına alır. Burada “töre” ile bütün milli değerler, kültür varlığı canileştirilirken, masumlaştırılarak kahramanlaştırılan, bayraklaştırılan eylem ve davranışların türü de dikkat çekmektedir. Zina, evlilik dışı ilişkiler veya aldatma, bütün toplumlarda, hukuk sistemlerinde, hoş karşılanmayan, ayıplanan ve cezalandırılan eylemlerdir. Bunların tanımları, sınırları, cezaların türleri ise her toplumda ve hukuk sisteminde farklı olabilmektedir. Gerek eski Türklerde gerekse İslam hukukunda bu suçların tanımları ve cezaları belirlenmiş olup, aynı dönemlerdeki batı hukuk sistemlerine göre çok daha hukuk felsefesine uygundur. Öte yandan hemen bütün gelişmiş hukuk düzenlerinde olduğu gibi İslam hukukunda da “ihkak-ı hak” yani hakkın sahibine verilmesi, haksızın, suçlunun cezalandırılması, devletin yetkisinde olan bir husustur. Kişinin kadıya müracaat etmeden haksızlık yapanı kendisinin cezalandırması, mesela muhtemelen ölüm cezasına çarptırılacak kişiyi öldürmesi, kendisini suçlu duruma düşürür ki bu kişi katil olmuş olur. Yapılması gereken, devletin yetkili merciine başvurması, bu kurumun da suçlanan kişiden savunmasını alması, delillerin, şahitlerin toplanarak iddiaların değerlendirilmesi ve geçerli yasalara göre verilmesi gereken ceza varsa yine geçerli olan infaz sistemine göre cezalandırılmasıdır. Kişi bunları kendisi yaptığında öncelikle yetkili olmadığı bir eylemi yapmış olur ve muhakeme ile icra sürecinin her aşamasında hatalar işleyebilir ki her yönüyle suçlu durumuna düşer.

Halkın inanç ve değerleriyle geçerli olan kanunların birebir örtüşmemesi her toplumda karşılaşılabilen bir durumdur. Ancak kişinin dindar olması veya törelerine bağlı olması, suçlu olduğuna inandığı kişiyi doğrudan cezalandırmaya kalkmasını, “ihkak-ı hak” yapmasını meşru kılmaz. Belirtildiği gibi şeriat düzeninde böyle bir yetki olmadığı gibi, laik hukuk sisteminin yürürlükte olması da kişiye bu kuralları bizzat uygulamaya kalkması yetkisini vermez. Bu davranış, aynı zamanda kanun demek olan töre’ye aykırı olduğu gibi İslam hukukuna da aykırıdır. Çünkü, kişinin suçlu olması, ona gereken cezanın verilmesi ve uygulanması ancak devletin kontrolü ve yetkisinde olarak bu alanın gerektirdiği ilimlere sahip olanların, kadıların karar verebileceği bir iştir. Aile büyüklerinin izni olmadan başka bir erkekle hayatını birleştireni, ondan çocuk sahibi olanı ve benzerlerini, yakınlarının öldürmesi her yönüyle cinayettir. Buna bir sıfat koymak gerekirse, “cehalet cinayeti”dir. Bu cinayeti işleyenler, aslında hem töre’ye hem de bağlı olduklarını zannettikleri İslam hukukuna karşı gelmektedirler.

Kanunlar ihtiyaçlara cevap vermeyebilir, eskiyebilir, yetersiz kalabilir. Ancak bunların değiştirilmesi de yine kanun yoluyla olur ki yürürlükte olduğu sürece bunlara uymak “töre”nin de gereğidir. Sırf cehalet, bilgisizlik, azgelişmişlik ve diğer bir takım sosyal problemlerin neticesi bu cinayetleri, “töre”ye mal etmek ise bilerek veya bilmeyerek, halkı millet yapan değerlerine, kültür mirasına, dolayısıyla kendi öz varlığına düşman etmektir ki, bu da kültür emperyalizminin ilk aşamasıdır.

Prof. Dr. Alaeddin Yalçınkaya

Marmara Üniversitesi

Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı

NOT: Bu yazı Prof.Dr.Alaeddin Yalçınkaya’nın özel izni ile yayınlanmıştır.

Yazarın Tüm Yazılarını Görmek İçin TIKLAYINIZ

mobil porno izle