MAMURETÜLAZİZLİ FOTOĞRAFÇI KAZAR SARKİS MELİKİAN

“Dikeni kendi elimle çıkarmaya -hayatımın kısa hikâyesini yazmaya- çalışacağım.” diyor biyografisini oluşturmaya başlarken K.S. Melikian. Mamuretülaziz’in merkez köylerinden İğıki’de gözlerini dünyaya açtığında takvimler 18 Nisan 1885 Pazar gününü göstermektedir. Annesi Hodig Bacı yorgun ve hasret dolu gözlerle yavrucağını kucağına alıp onu bir kelebek ürkekliğiyle koklarken “Ailemize bir çiçek daha eklendi.” der. Ailede iki çiçek daha vardır çünkü. Hatun abla ve Mardiros ağabey. Vaftiz havuzuna batırıldıktan sonra âilenin bu yeni üyesine “Khazaros” (Kazar) adı verilir. “Sarkis” Kazar’ın babasının adı, Melikian ise künyeleridir.

Zaman çabuk geçer. Küçük Kazar’ın okul zamanı gelir. 1892 sonbaharında bir yüzüne harflerin diğer yüzüne sayıların kazındığı bir yazı tahtasını gelenek icabı Kazar’ın boynuna asarlar ve onu mahalle mektebine götürürler. Baba Melikian, öğretmen Kevork Bey’e onu teslim ederken “Eti senin kemiği benim” der. Kısa bir süre sonra Kevork Bey Kesrik köyüne gönderilince ağabeyiyle beraber o da öğretmeninin yeni okuluna geçer.

Öğrenimini sürdürürken 1895’te Harput’ta çıkan karışıklık gayr-ı müslim tebaayı oldukça etkiler. İğıki ve civar bazı köyler oranın sağduyulu eşrâfı sayesinde olumsuz hadiselerin üstesinden gelir. Eğitimine İğıki’de devam eden K.S. Melikian marangozluğu ve mobilya yapımını öğrenmek amacıyla okulunu bırakmak zorunda kalır. Dört yıl bu işle uğraşır. Fakat işi için gerekli matematiksel bilgilere sahip olmadığından tekrar okula döner. O sıralar ağabeyi Mardiros Amerika’ya göç etmiştir. Onu mektup vasıtasıyla durumundan haberdâr eder. Mardiros kardeşinin eğitimine maddî katkı sağlar. Mezre’de ortaokula başlar. Kazar’ın resimle irtibatı da bu yıllara rastlar. Okulda resim dersleri vardır. Hatta sırf bu ders için dışarıdan Mugerditch isminde özel bir hoca getirilmiştir. Mugerditch yıl sonu etkinliği için her öğrenciden birer resim çizmelerini ister. Bu resimler duvara asılacak ve en iyi seçilenin sahibi ödül alacaktır. Ancak neyin nasıl hangi ölçü ve kurallar etrafında çizileceği hususunda bir bilgilendirme yapılmamıştır.

Kazar’ın en büyük rakibi okul müdürünün son sınıftaki oğlu Armen Darson’dur. Bu çocuk İstanbul’da özel çizim dersleri aldığından okulda çok iyi resim yapmakla meşhurdur. Kazar ise İstanbul’dan gelmemiştir, özel hocaların gözetiminde yetişmemiştir, kendi hâlinde fakir bir köylü çocuğudur. Harika kumaşlardan dikilmiş elbisesi de yoktur; anacığı üzerinde kendi zevkini yansıtan çeşit çeşit renkte ve boyutta yamalarla diktiği uzun gömleği yavrusuna giydirmektedir. Bununla birlikte Kazar’da hayat tecrübesi vardır. Ve bu tecrübe sayesinde okulda müdürün oğlundan sonra en iyi resim yapan öğrenci olarak bilinmektedir.

Güçlü rakibinin -hocasının da desteğiyle- yarışma için seçtiği resim dönemin İstanbul Ermeni Patriği Başpiskopos Ormanian’ın portresidir. Kazar da İğıki’deki kilisenin o sıralar başka memleketlerde olan papazı Sahag’ın (Khebayan) portresini çizme kararı alır. Yarışma günü okula gittiğinde çizim öğretmeni Mugerditch ona bir şey çizip çizmediğini sorar. Aslında çizmesi taraftarı değildir. Çünkü müdürün oğlunun birinci olmasını istemektedir. Kazar S. Melikian çizim yaptığını fakat evde bıraktığını söyler ve hızla eve dönerek resmini getirir. Mugerditch Kazar’ın resmini görünce yüzünün rengi değişir, kalp krizi geçirecek gibi olur! Ağzından zorlukla “Güzelmiş” sözü dökülür ve hemen ilave eder: “Armen’in çalışması da çok iyi!” Kazar kusursuz bir resim çizdiğini düşünmekteyse de eksiğini rakibinin çizimini görünce farkeder. Resmini imzalamamış ve altına portrenin kime ait olduğunu yazmamıştır.

Resimler duvarlara asılır. Misafirler gelmeye başlar. Özel davetli ise o zamanlar büyük bir Ermeni nüfusu barındıran Arapgir’in piskoposu Mooshegh Seropian’dır. Aynı zamanda jüri başkanı olan Seropian salona girdiğinde büyük bir alkışla karşılanır. Bütün resimleri tek tek dikkatle inceler. Kazar’ın çiziminin başına gelince heyecanla “Bu benim dindar pederim!” diye bağırır. “Bu, muhteşem bir eser! Kim yaptı bunu!” diye etrafındakilere sorar. Köşede kıvrılmış misafirleri seyreden Kazar’ı gösterirler. Piskopos onu kutlar, “Tanrı seni korusun. Çok yaşa!” der. Sonuç olarak Kazar yarışmanın birincisi seçilir.

Kazar’a verilen ödül, Türk (Osmanlı) harfli, altın yaldızlı köstekli bir cep saatidir. Kazar saati aldığı gibi evine koşar. Çocuk heyecanı ve sevinciyle annesine seslenir: “Anne bak, çizimim karşılığında ne aldım!” “Yarışmayı kazandım ve işte ödülüm! Bir cep saati!” Annesi o esnada tezgahın başında harıl harıl dokuma ile meşguldür. İşi yetiştiremeyeceğinden duyduğu endişeyle “Tamam yavrum, bırak şimdi onu, otur şu ipliği dokumaya hazır hale getirmeme yardım et!” der. Oysa Kazar mutluluğuna ortak aramaktadır. Babası geldiğinde aynı heyecanla saati ona gösterir. Babasının cevabı da annesininkinden farklı değildir: “Tamam, hadi acele et, su nöbetimiz geldi. Çıkıp suyu tutalım, bahçemize aksın!”

Kazar günlüğünde şöyle yazar: “Babam ‘Hadi dışarı çıkalım’ dediğinde sırf saatimi vurgulamak için ‘Babacığım saat kaçta?’ diye sordum. Ailemizin ilk kez bir saati vardı ve bu kimsenin umurunda değildi! Aslında resim yapmaya harcadığım saatler de kimsenin umurunda değildi.” Kazar bunun sebebini az çok bilmektedir. Ailece zor bir hayat yaşamaktadırlar. Yokluk, belirsizlik, asayişsizlik, tahakküm… Bir cep saati bunların hangisiyle baş edebilir?

Birkaç yıl sonra (1908’de) Kazar’ın portresini çizdiği Sahag Khebayan İğıki’ye geldiğinde ona resmi gösterecekler, Khebayan bunu çok beğenecek ve Kazar’ı yetiştirmek için kendisine getirmelerini isteyecektir. Onun Amerika’ya gittiğini söylediklerinde ise “Burada bırakılmadığı için çok mutluyum.” diyecektir.

***

Yıl 1907… Kazar Sarkis Melikian tekrar marangoz atölyesine dönmüş, ustası Nazareth Aghamalian’la birlikte çalışmaktadır. Fakat bu yurt eski yurt, bu zaman o zaman değildir… Hava barut kokmakta, ortalığın ateş yerine dönmesi bir kıvılcıma bakmaktadır. K.S. Melikian Amerika’ya, kendisinden 6 yaş büyük ağabeyi “Çakmak” Mardiros’un yanına gitmeye kararlıdır. Ne var ki gayr-ı müslim tebaanın ülke dışına çıkmalarına izin verilmemektedir. Kaçak yollardan gitmek ise ölümü göze almakla eşdeğerdir.

Melikian ve ustası o sıralar İstanbul’dan Mamuretülaziz’e yeni atanmış istihbarat âmirinin evinin ahşap işini yapmaktadır. II. Meşrutiyet’e giden o günler içerisinde bu âmir de hürriyet ve eşitlikten yana tavır sergilemektedir. Onun bu tavrından cesâret alan usta Aghamalian, ondan Melikian’a bir iyilik yapmasını, Amerika’ya gitmesine izin vermesini istirham eder. İstihbarat âmiri Osmanlı topraklarının herhangi bir yerine gidebileceğini fakat başka bir ülkeye gitmesine izin veremeyeceğini söyleyerek Paskalya zamanında hac bahanesiyle Kudüs’e gitmesi yönünde ona akıl verir. Kudüs o zamanlar Osmanlı toprağıdır. Oraya gidiş sebebi hükûmet yetkilisince makul görüldükten sonra yolculuğun önünde bir problem bulunmamaktadır. Kudüs’ten Osmanlı toprakları dışına çıkmak ise K.S. Melikian’ın tek başına göze alması gereken bir derttir.

Melikian istihbarat şefinin göz yummasıyla bütün cesaretini toplar ve Amerika’ya varmak üzere ata toprağı, ana vatanı Mezre’ye bir daha dönmemek üzere vedâ eder… Geride bıraktıklarını hiçbir “yarın” ona ulaştıramayacaktır artık.

Ne çocukluğunun şen kahkahalarını yanında götürebilecek, ne gönlünü kanatlandıran hülyâları kendisiyle gelebilecektir…

Doğduğunda “Ailemize bir çiçek daha eklendi.” demişti ya annesi onu koklarken… Bu vakitsiz vedâ da ona neler söyletti kim bilir… Ciğer acısını dünyanın hangi dili tasvir edebilir ki zaten… “Dağı dağ eden felek/ İçtim ağudan felek/ Yavrumu uçurmadan/ Yuvam dağıdan felek…” mısraları kim için söylenirse söylensin, Hodig’in dilinden dökülmüş gibidir…

Toprağından ayrı düşen çiçeği anacığının göz yaşlarına dokunurken “Ağlama mayrig, gelirim yine/ Rüyalarımda seni görürüm yine” der ümitsizce… Döneceği yoktur ya, varacağı hiçbir “yeni dünya” ona bırakmak zorunda kaldığı memleketi unutturamayacaktır.

Melikian’ın hayatı boyunca hemşehrilerinin solgun hâtıralarıyla avunmasını, Harput/Mezre fotoğraflarını toplayarak geçmiş günlerin yâdigârlarıyla oyalanmasını bu hasrete bağlamayacaksak neye bağlayacağız? Her saçlarına kır düşmüş kadının yüzünde annesini hayâl etmesi, her salınan endâmda Hatun ablasını görmesi, adını “K.” kısaltmasına sığdırıp babasının adı “Sarkis Melikian”ı gururla taşıması ve onunla var olmaya çabalaması bu onulmaz hicranın emâresi değil midir?

Yıkılası gurbet kimsenin severek koştuğu kıyı değildir de feleğin çarkı Âdem’den beri böyle dönmektedir… Artık Melikian’ın da “âh” ettiğinde “aman” diye karşılık verecek kimsesi yoktur… Bu yüzden işte ömrünün geri kalan kısmında ayağına batan dikenleri kendi eliyle çıkarmaya çalışacaktır.

***

Aylar sürecek çileli yolculuğun ilk merhalesini Urfa-Halep-Kudüs hattı kapsamaktadır. Müslümanlar için bile tekin olmayan yollar gayr-ı müslimler için bütünüyle tehlikelidir. Ama o, güvenilir bir kafileyle yola çıkar. Yolda İğıkili bir müslüman komşuları ile karşılaşır. Komşu, Melikian’ın babasını çok iyi tanımakta ve onları sevmektedir. Melikian’a “Sana bir mektup vereyim, bunu Beyrut limanında çalışan kardeşime ver. Biletleri kontrolle o görevli. Babanı da sever. Mektubu okuduğunda sana yardımcı olacaktır. Belki de seni gemiye aldırır da varacağın yere güvenle gidersin.” der. Melikian, komşusunun dediklerini yapar. Beyrut’tan Kudüs’e (Hayfa Limanı) giden İngiliz gemisine bu mektup sayesinde biner. Komşusu Hayfa’ya vardıklarında gemiden inmemesini ona tavsiye eder. Gemi limana yaklaştığında Melikian saklanır. Kaptan gemiyi Mısır-İskenderiye limanına doğru hareket ettirdiğinde ortaya çıkar… “Bu limanda inmeliydin!” der kaptan muzipçe gülümseyerek… “Amerika’ya gittiğini biliyordum!”

İskenderiye’ye varırlar. İkinci güzergâh da böylece tamamlanır. Sırada Fransız limanı Marsilya’ya ulaşmak vardır. İskenderiye’de İğıki’den tanıdığı bir hafiyeye tesadüf eder. Ona bilet alır bu tanıdığı. Gemi çalışanlarından biri de Bizmişenli’dir üstelik. Hattâ Amerika’daki ağabeyini de tanımaktadır. Ona Amerikan kıyâfetlerini giydirir. Kıyafetlerin hiçbiri üzerine olmamıştır ama giymeye mecburdur. “Amerikalılaşması” lâzımdır çünkü.

Marsilya’ya ulaşırlar. Son bir güzergâh kalmıştır. Limanda Amerika yolcuları için zorunlu göz muâyenesi yapılmakta, o günlerin salgını olan “trahom” testini geçemeyenler Amerika’ya alınmamaktadır. Melikian’ın muayenesi olumsuz çıkar. Gözlerinde trahom vardır. Bu sebeple Amerika’ya gidemez. Binbir zahmetle Londra’ya, oradan da Kanada-Montreal’e geçer. Orada insan kaçakçılarının arasına düşer. İnsan ticareti yapanlar, adam kaçıranlar, öldürenler… Kaçak da olsa Amerika’ya girebilse ve üç yıl orada kendini gizleyebilse artık sınır dışı edilmeyecektir. Her şeyi göze almıştır. Fakat yine de Amerika’ya girmeyi başaramaz… Montreal’de gözlerini tedavi etmeye, iyileşince yasal yollardan ülkeye girmeye karar verir. Uzun bir tedavi sürecinden sonra sağlığına kavuşur. Artık Amerika rüyası gerçek olmuştur! Boston’a varır, oradan trenle Worcester’a (Massachusetts), ağabeyinin yanına gider. Şehirde ağabeyi “elinden her şey gelen” anlamında “Çakmak” lakabıyla anılmaktadır. K.S. Melikian’a da “Küçük Çakmak” derler…

Amerika yeni vatandır şimdi… Fakat Amerikalı olmanın ilk şartı İngilizce öğrenmektir. Melikian hiç oyalanmadan bir göçmen kursuna yazılır. Bir gün öğretmen ya bir fotoğraf çekmelerini yahut deftere bir resim çizmelerini onlardan ister. Melikian resmi tercih eder… Çizdikleri çok beğenilir… Bir, iki, üç derken gördüğü takdir ve teşvik onu fotoğrafla uğraşmaya sevkeder. Çünkü fotoğraf bir nevi sanatsal çizimdir ve bu işte başarılı olursa bütün dünya kendisini tanıyacaktır…

15 Mart 1909… Mezre’den ayrılalı iki yıl olmuş… Melikian, John Shaljian’ın Stüdyosunda fotoğraf sanatını öğrenmeye başlar. Burada tecrübe kazanır, profesyonelleşir, başta fotoshop ve rötuş olmak üzere fotoğraf üzerinde yeni teknikler uygular… Patronu bir müddet sonra New York’a yerleşmek için stüdyosunu satmak isteyince işçi olarak girdiği stüdyoyu satın alır. Artık patrondur ve şöhreti şehrin sınırlarını aşmıştır. İnsanlar duvarlarına Melikian’ın fotoğraflarını ve çizimlerini asmakta, evlilik anlarını ölümsüzleştirmek için onun stüdyosuna koşmaktadır.

Fotoğraf üzerine yaptığı denemeler müşterilerini cezbetmektedir. Günlüğüne yazdığı notta “Çizim yeteneğim fotoğrafçılığımla birleştiğinde, her ikisini de yeni işime katma ayrıcalığını bana verdi. Hattâ müşterilerin isteklerini karşılamak için eski ve yeni resimleri birleştirdim.” şeklindeki cümleleri dikkat çekicidir. Kader ona parçalanan hayatları bir çerçeveye sığdırma rolü biçmiştir âdetâ…

Yaptığı işe dair bir de örnek verir geçmişten. “1924’te bir Ermeni kadın bana geldi ve on beş yıl önce vefat etmiş kocasının fotoğrafını çekmemi istedi. ‘Sayın Melikian, çalışmalarınız bir çok evin duvarını süslüyor. Benim kocamın da bir fotoğrafını çekin de evimin duvarına asayım. Çocuklarım kendilerini yetim hissetmesinler.’ dedi. ‘Bana sürekli neden babamızın bir resmi yok? diye soruyorlar.’ Kadından kocasının bir fotoğrafını istedim. Onu düzenleyecek ve çerçevelik hale getirerek teslim edecektim. ‘Kocamın hiç fotoğrafı yok!’ dedi. ‘Ama size onun eşkâlini verebilirim. Ona göre çizersiniz ben de çocuklarıma götürüp ‘İşte babanızın resmi!’ der ve duvara asarım!’ Bir kağıt parçası aldım, kadın kocasının eşkâlini anlattı ben yazdım ve ona çizimi bitireceğim tarihi söyledim. İşi tamamlayınca geldi. ‘Fotoğraf nerede? Bakayım.’ dedi. Ona duvardaki güzel çerçeveli çizimi gösterdim. Duygu dolu gözlerle resmi uzun uzun süzdü ve “Tanrım! Görmeyeli nasıl da değişmiş!” dedi… ‘Ama gerçekten on beş yıldır hiç görmemiştim… Çok iyi görünüyor. Beni reddetmediğin için çok teşekkür ederim’ dedi, resmin bedelini ödedi gitti.”

Melikian 1920’de Teris Hovsepian Hanım’la evlenir. Hovsepian 1941’de vefat eder. Bu ayrılık Melikian’ı çok etkiler. Hayatının geri kalanını kızları Mary Christine’ye adar. Sanatının bütün inceliklerini ona öğretir ve 1969’un Mart’ında 84 yaşındayken hayata gözlerini yumar. Kızı 2015’te binlerce fotoğraf, kartpostal, film negatifleri ve orijinal çizimlerden oluşan K.S. Melikian Koleksiyonu’nu Amerika Kongre Kütüphanesi’ne bağışlar; aynı yıl hayata vedâ eder. Koleksiyon bugün internet erişimine açık değildir; işlenmeyi, tasnif edilmeyi beklemektedir ve sadece yüz yüze başvuranlar ondan kısmen faydalanabilmektedir. Burası Harput özelinde incelendiğinde elimizdekilere ilâveten daha nice mükemmel fotoğrafa ulaşılacağından şüphe yoktur. Ancak bunun için ya koleksiyonun işlenerek internet erişimine açılmasını yahut yorulmaktan korkmayacak, gözü kara, gerçek Harput sevdalısı araştırmacıların bunun üzerinde çalışmasını bekleyeceğiz.

***

K.S. Melikian’ın insanlarla kurduğu güçlü manevi iletişim karşılıklı bir güven iklimi yaratmış ve doğduğu topraklardan koparılmış soydaşları gelirken yanlarına getirdikleri amatör fotoğrafları, çizimleri ona teslim etmiş, bunların sağlam kopyalarını oluşturmasını, büyütmesini, çerçevelik hale getirmesini ondan istemişlerdir. Her biri ölümsüzleştirilmiş bu hâtıralar yürek burktuğu kadar, yok edilen bir geçmişe de tanıklık etmektedir…

Yamalı elbiseler ve gül nakışlı yazmalar içinde objektife belli belirsiz bakan yorgun analar, saçları lüle lüle nârin bacılar, yüzlerindeki derin çizgileri yüz yıl öncesinin fotoğrafçısının örtemediği babalar, siyah kâküllerini özenle ıslatıp tarayarak zamanı durduran ağabeyler kimlerin anası, babası, bacısı, ağabeyidir?

Bu fotoğrafları dikkatle incelerseniz her birinde hüznün değişik tonlarını görürsünüz… Ne özenle verilen pozlar, ne de süslü dekorlar yüzlere yansıyan kederi gizleyebilmiştir.

Çerçevelerden taşan endişe, sükûtun çığlığıyla birleşmiş gibidir.

Küllenmiş bir acıdan kalma izleri bulabilirsiniz üst üste kondurulmuş nasırlı ellerde.

Baktığınız kareyi anlamaya çalışırken derin bir hicrânın taze yasına şahit olabilirsiniz apansız.

İçinizi önleyemediğiniz bir acı kaplayabilir sefâletten kırılarak yere düşmüş bir çocuğun cansız bedenine değerken gözleriniz…

Hâtıraları zamanın acımasızlığına terkedilmiş, bugün mezarları bile olmayan bu insanların fotoğraflarından taşan duygular ağıt olur, hoyrat olur,

Vay beni vay bağımı/ Yel almış yaprağımı

Ölürsem gurbet elde/ Kim örter toprağımı…

mısralarını söyletir size…

Velhâsıl,

Sırtını dağa dayamış mahallelerin, toprak damlı, loğlu evlerin, “tarsik”lere asılmış orciklerin, dama serilmiş “bastuh”ların, “eşbabi”lerin, sıra sıra dizilmiş çıplak ayaklı, yırtık esvaplı çocukların fotoğraflarını, kısaca hayatın düne dâir ama dünde kalmamış türlü rengini barındıran karelerini K.S. Melikian’ın çabalarına, diğer sanatçıların emeklerine, toplumsal hâfızaya katkı sunan çilekeş âilelerin fedâkârlıklarına borçluyuz. Ruhları şâd olsun.

Doç.Dr.AHMET KARATAŞ

Yazarın Tüm Yazılarını Görmek İçin TIKLAYINIZ

K.S. Melikian [solda] ve ağabeyi Mardiros