27 Şubat 2021
Paylaş

10 Aralık, İnsan Hakları Günü olarak kutlanmaktadır. Hemen her ülkede görülen ayrımcılığa karşın 10 Aralık 1948’de imzalanan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin (İHEB) 1. ve 2. Maddeleri, insanların eşit olarak doğduğunu, bu beyannamede sayılan hakları kullanmada ırk, cins, renk, inanç ayrımı yapılamayacağını düzenlemektedir. Bununla beraber uygulamada beyaz ile siyahın hakları arasında dağlar kadar fark olduğu her vesile ile görülmektedir.

Farklı toplumlardaki aykırı düzenlemeler ve uygulamalar bir tarafa, İHEB insanlık tarihinde her insanın doğuştan sahip olduğu hakları tanıma konusunda kazanılan en temel belgelerden biri kabul edilir. Bu beyannameye hiçbir ülke red oyu vermemiş, sadece 8 ülke çekimser kalmıştır. Beyannamenin hazırlanmasındaki gerçek niyet ne olursa olsun böyle bir belgenin lafzını ve devletlerce görünüşte de olsa sahiplenilmesini dikkate alarak 2020 itibariyle bu kapsamdaki temel problemlere bakalım.

Öncelikle belgede sıralanan temel haklar ve özgürlükler listesi dikkate alındığında bunlara çekimser kalmak dahi bir devlet için prestij kaybı idi. Buna karşın aynı beyannamede grup hakları, ekonomik ve siyasi haklar da bulunmaktadır. Sayılan haklar arasında mülkiyet hakkı, ifade özgürlüğü, bu kapsamda basın yayın, teşebbüs serbestliği gibi maddeler de bulunmaktadır. Halbuki Komünist ideolojiye göre bunlar, burjuvazinin, kapitalizmin, sömürünün araçlarıdır. Bundan dolayı Sovyetler Birliği, Belarusya, Ukrayna, Çekoslovakya, Plonya ve Yugoslavya çekimser kalmışlardır. Çekimser kalan diğer bir ülke ise Güney Afrika Cumhuriyeti idi. Beyannamenin ilk iki maddesi ayrımcılık yasağı, eşitlik esası olduğu halde apartheid bu devletin anayasal sisteminin temelini oluşturmakta idi. İnsanların derisinin rengi, kamu hizmetine girebilmede veya kamu hizmetinden yararlanabilmede esas alınmaktaydı. Farklı renkteki deriye sahip olan insanların okulları, hastaneleri, hatta parkları dahi ayrılmıştı. Mandela ile Güney Afrika’daki apartheid dönemi sona ermiştir.

Çekimser kalan diğer bir ülke ise Suudi Arabistan idi. Bu ülkenin çekimser kalması öğrencilerimin en çok merak ettikleri ve zevkle fikir yürüttükleri bir konudur. Mesela bazı öğrencilere göre Suudi Arabistan İHEB karşısında çekimser kaldı, çünkü ülkede şeriat rejimi var. Fakat aynı topraklarda Şeriatın kurucusu olan Fahr-i Kâinatın 14 asır önceki Veda Hutbesi’ni hatırlamak gerek. Birçok araştırmaya göre İHEB’deki sayılan hususlara en fazla yaklaşan belge Veda Hutbesi’dir. Bu metni dikkatle okuyan, birkaç kelime ile İHEB’in iki üç maddesinin veciz bir şekilde ifade edildiğini görecektir. “Beyazın siyah üzerine, siyahın beyaz üzerine üstünlüğü yoktur” cümlesi, ilk iki maddenin hulasasıdır. Bu durumda sorunun kaynağını Suudi Arabistan’ın siyasal gerçeklerinde aramak gerek.

  1. Dünya Savaşı’na kadar İngiltere’nin bu dönemden sonra ABD’nin etkisindeki Suudi Krallığında belirtilen patronların çıkarlarına halel gelmedikçe her türlü hukuksuzluk için yöneticiler ve fetva makamları emre amadedir. ABD başkanlarının Beyaz Saray’da dahi yetkileri kısıtlı olduğu halde Suudi Arabistan’dan istediği kararı aldırma gücü vardır. Bu kapsamda Suudi Baş Müftüsünün 2017’de “İsrail ile savaşmak haramdır” fetvası, herşeyi özetlemektedir.

Savaşta sivillere, kadınlara, çocuklara, eman dileyenlere ateş açılmaz. Baş Müftünün kastı bu olabilir, diye savunmaya geçilebilir. Fakat aynı makamın mesela İsrail yöneticilerine hitaben Filistinli çocuklara, çobanlara, sivillere ateş açmak caiz değildir benzeri bir uyarı duyulmamıştır.

Yemen iç savaşında açlıktan ölen çocukların sayısı 100 bini geçmiştir. Yaylada birkaç keçisi ile birkaç devesinden başka birşeyi olmayan büyüklerden de ölenlerin, sakat kalanların, evleri, yurtları harap olanların haddi hesabı yoktur. Bir taraftan İsrail-ABD destekli Suudi Arabistan, diğer taraftan birçok ülkenin el altından oraya çektiği İran silahları ve yönlendirmesiyle Yemenliler de birbirini öldürmektedir. Gerçekte ise bu kirli savaş klasik bir İngiliz oyunu olup son perdesinde İsrail yorumu katkısıyla sahnelenmektedir. İngiliz parlamentosundaki Rum kökenli bir bayan milletvekilinin “bu kadar çocuğu öldüren Suudi Arabistan’a İngiltere silah ambargosu uygulasın” teklifini takdirle karşıladım. Buna karşın İHEB’nin 3. maddesi olan yaşama hakkına karşı uluslararası komplo karşısında İnsan Hakları örgütlerinin ustaca pasif kaldıkları, gözlerini kapadıkları bir gerçektir. Tam da bu noktada Suudi Baş Müftüsü’nün, yöneticilerini “bu masum insanlara, çocuklara bomba yağdırmak caiz değildir” ikazını da duymadık. Demek ki Suudi müftüsü, 14 asır önce “zulmetmeyiniz, zulm olunmayınız” kutsal emrinin, Müslüman Yemenliler için değil de sadece Yahudiler için geçerli olduğunu düşünmektedir.

2020 itiabariyle temel insan haklarından istifade konusundaki ayrımcılığın mağdurları sadece ABD’deki siyahlar veya hispanikler değildir. Bültenlere yansıdığı haliyle Taliban, DAEŞ, Boko Haram veya PKK eliyle, gerçekte ise dünyanın gözü önünde terör örgütleri üzerinden uluslararası düzeni kendi lehine dizayn etmek isteyen İHEB’nin önde gelen imzacıları taraffından İnsan Hakları ayrımcılığı bütün hızıyla devam etmektedir.

Hindistan’ın Keşmir’deki zulmü veya kendi ülkesindeki yeni apartheid yöntemleri, Çin’in Uygurlara karşı soykırımı, Myanmar’da Müslümanların hedef alındığı yok etme gibi uygulamalar sanki vaka-ı adiyeden sayılmaktadır. Hatta birçok Müslüman veya Türk uzman mesela siyahlara karşı şiddet konusunda esaslı duruş sergilemiş, ayrımcılık yüzünden öldürülenlerin bir anlamda yasını tutmuştur. Fakat aynı çevrelerin her fırsatta Afganistan’da, Suriye’de, Doğu Türkistan’da, Myanmar’da, Nijerya’da katledilenleri tartışma konusu dahi yapmadıklarını görüyoruz.

İnsan Hakları Günü vesilesiyle Hıristiyan-Yahudi dünyasının farklı ırktan, renkten, dinden olanlara, özellikle Türklere ve Müslümanlara karşı insan haklarını pek hatırlamamaları kınanmalıdır. Bununla beraber batının bu ayıbını da öncelikle batılı araştırmacılar, akademisyenler, gazeteciler ifşa etmekte, uyarı görevini yapmaktadırlar. Buna karşın özellikle İslam dünyasının diğer Müslümanlara karşı yapılan zulmü destek derecesinde sükutla karşılamaları, sütunlarına, programlarına, araştırmalarına konu etmemeleri kınanmanın ötesinde ayıp durumundadır.

Prof. Dr. Alaeddin Yalçınkaya

Marmara Üniversitesi

Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı

NOT: Bu yazı Prof.Dr.Alaeddin Yalçınkaya’nın özel izni ile yayınlanmıştır.

Yazarın Tüm Yazılarını Görmek İçin TIKLAYINIZ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

1 × two =