FERYÂD ŞAPKA ELİNDEN

Bundan bir asır öncesine kadar erkeklerin başlarına koydukları nesne onların dinleri, tarikatları ve sosyal statüleri hakkında bilgi veren en önemli unsurdu. Osmanlı döneminde zaman zaman kıyafetle ilgili önemli değişiklikler yapılmış, fermanlar çıkarılmış, bunların uygulanması başlı başına bir mesele haline gelmiştir. III. Selim, II. Mahmud ve Meşrutiyet dönemlerindeki uygulamalar buna örnek gösterilebilir. Eskiyi korumak isteyenlerle yenilik taraftarları asırlar boyu birbirleriyle mücadele etmişlerdir. İstanbul yazma eser kütüphanelerinde bu konularla alakalı kaleme alınmış onlarca kitap bulunmakta, eski fetva kitaplarında bu bahis uzun uzadıya yer almaktadır… Kıyafetlerle, özellikle başa takılanlarla ilgili düzenlemelere Cumhuriyet döneminde de büyük önem verilmiş, Türk toplumunun modern bir görünüşe kavuşması için gayret gösterilmiştir. Aşağıdaki yazımda şapka özelinde Harputluların bu meseleye yaklaşım tarzını ve Harput ahâlisinin şapka inkılâbına uyum sürecini birincil kaynaklardan hareketle ele almaya çalıştım.

FERYÂD ŞAPKA ELİNDEN

Başlıktaki ibâre İmam Efendi’nin (Osman Bedreddin Ef.) en yakın müridlerinden Harputlu tüccar Nalçacızâde Hacı Rıza Efendi’ye gönderilen 25 Kasım 1925 tarihli mektupta yer alıyor. Mektup İmam Efendi’nin evine yapılan baskında “ele geçirilmiş”. İmam Efendi vefât edeli bir yıl olmuş… Oğlu Muhit Efendi, içinde şapkayla ilgili satırlar olan “şüpheli” mektuplar sebebiyle Ankara İstiklal Mahkemesi’nce tutuklanmış, evdeki mektuplara ve çeşitli evraka el konulmuş… Bu mektup da o evrak arasında. İstiklal Mahkemesi savcısı Reşid Gâlib yukarıdaki cümlenin altını çizmiş. Mektubun dibine de şu notu düşerek Mahkeme heyetine mektubu arz etmiş: “Şapkanın aleyhinde iştikâ (şikâyet) ediyor!”

20.asrın başından itibaren Osmanlı münevverleri eğitimi, kadın haklarını, harfleri, tekkelerin ve tarikatların vaziyetini tartıştığı gibi kılık kıyafet meselesini de tartışmış, gazete sütunlarında karşılıklı yazılar çıkmış, din adamları fikirlerini beyan etmişlerdir. Millet yıllar içerisinde henüz Cumhuriyet kurulmamışken bu mevzulara âşinâ olmuştur.

Atatürk 24 Ağustos 1925’te Kastamonu/İnebolu’da elinde tuttuğu “siper-i şemsli serpuş”u (fötr şapkayı) halka göstererek onlara hitâben şöyle der: “Bu serpuşun ismine şapka denir. Redingot gibi, bonjur, smokin gibi, işte şapkanız! Buna câiz değil diyenler vardır. Onlara diyeyim ki, çok gâfilsiniz ve çok câhilsiniz ve onlara sormak isterim: Yunan serpuşu olan fesi giymek câiz olur da şapkayı giymek neden olmaz? Ve yine onlara, bütün millete hatırlatmak isterim ki, Bizans papazlarının ve Yahudi hahamlarının kisve-i mahsûsası olan cübbeyi ne vakit, ne için ve nasıl giydiler?”

Nitekim 2 Eylül 1925’te çıkarılan kanunla memurların şapka giymesi zorunlu hâle getirilir. Halk da buna teşvik edilir. Resmî din adamları ise artık istedikleri gibi giyinemeyecek, kanun icâbı sadece beyaz sarık saracak ve siyah uzun üst (lata) giyeceklerdir. Resmen dinî bir vazifesi olmayanların (yani müftü, vâiz ve imam haricindekilerin) sarıklı gezmesi yasaklanmıştır.

Halkın büyük bir kısmı inkılâba hızlıca ayak uydurur; fesi atar, fötr şapkayı takar. Bir kısmı ise bazı hocaları dinleyerek buna karşı çıkar ve yer yer protestolarda bulunur. Çünkü o hocalara göre fötr şapka gayr-ı müslimlerin kıyâfetidir. Bunu kendi arzusu ile giyen bir müslüman onlara benzemiş olur. Bu da haramdır. Hükûmet bu tepkileri İstiklal Mahkemesini devreye sokarak bastırmaya karar verir ve mahkemeye idam cezalarını meclis kararını beklemeden hızlıca uygulama yetkisi tanır. İstiklal Mahkemesi Sivas, Tokat, Erzurum, Rize, Giresun ve Ankara’da birtakım yargılamalar yapar. Aralarında müftü, müderris ve hocaların da bulunduğu bazı kişiler idam edilir, küreğe gönderilir veya değişik hapis cezalarına çarptırılır. (Bunların tamamının ayrıntılı ifade tutanakları ve kararlarını içeren kayıtları TBMM arşivinde mevcuttur.)

O sıralar Elazığ’da fetvâ makamında (yani müftülük görevinde) Hacı Hamid Efendi’nin oğlu Kemaleddin Efendi oturmaktadır. Çocukları Ömer Naimî ve Abdülhamid Beyler Ankara’da bir yandan okumakta bir yandan da memur olarak çalışmaktadır… Babasından icâzetli bir âlim olan Ömer Naimî Bey Ankara’da mebuslara ve üst düzey bürokratlara çok yakındır. Olan biten her şeyden babasını mektuplarla haberdâr etmektedir. Şapka meselesi ailenin bütün fertlerini oldukça düşündürmektedir. Çünkü Harputlular müftü efendinin ağzından çıkacak lafa bakmaktadır.

Ömer Naîmî Bey 1925 Eylülünde Ankara Hukuk Mektebi’nde imtihana sarığıyla girdiği için jüri tarafından küçümsenmiştir. Kendisini Ankara’ya gönderten esas sebep de sarıklı olması sebebiyle Harput Erkek Muallim Mektebine öğretmen yapılmamasıdır. Kardeşine gönderdiği mektuplarından birinde “Başımızda sarık varken bu adamların bize ekmek vermeyeceği anlaşıldı. Lâkin ne yapalım, onu atmak denâetini de (zilletini de) kabul edemeyeceğim tabiîdir.” şeklindeki cümleleri ve “Sarıksa eğer engeli şu rızk u maâşın/ Atmam onu ölsem de eğer bil ki başımdan” beytini yazmıştır. Kemâleddin Efendi oğlunun durumuna oldukça üzülmektedir. O da 1924’ün son günlerinde kaleme aldığı bir mektubunda sarığı kastederek “Gözleri çıksın gözlerine batıyor! Ahvâl malûm ya, şimdi cühelâ ve belki dinsiz adamların devridir!” demektedir.

Ömer Naimî Bey Ankara’nın Eylül 1925’teki durumunu “Sarıklılar polis tarafından takip ediliyor. Sökmek zarûret hâlini aldı. Ma‛atteessüf şapka da memuriyetde mecbûrî olduğundan bakalım ne olacak.” cümleleriyle özetlemektedir.

Bir başka mektubunda devrin Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Efendi’yle (Börekçi) görüştüğünü, imam ve müftülere de şapka mecburiyeti getirildiğini, imamların sadece namaz esnasında isterlerse başlarını bir şeyle örtebileceklerini; baş açık da namaz kıldırabileceklerine dair kanun hazırlandığını, buna karşı çıkmaya gücü yetmeyen Başkanın istifa edeceğini yazmıştır.

Kemâleddin Efendi çocuklarına daima yukarıdakilerle iyi geçinmelerini, onların dikkatlerini üzerlerine çekecek tavırlarda bulunmamalarını, ne icâb ediyorsa onu yapmalarını, “şuûnât-ı dehre (devrin hadiselerine) boyun eğmeleri”ni tavsiye etmiştir. Nitekim çok geçmemiş Ömer Naîmî Bey sarığı söktüğünü, fötr şapkasını hazırladığını babasına yazarken hissiyatını da şu cümelelerle dile getirmiştir: “Bugün polis marifetiyle sarığı söktük. Bir memuriyete girersek veya mektep açılırsa şapka da hazırdır. Allah hayırlısını versin. Yirmi seneden beri taşıdığım bir kisveden tecrîd edilirken (sarığımı çıkarırken) ağladım. Bu bükâma (ağlayışıma) müftî ve müsevvid şâhid olarak tesellî ettiler. Mustafa Fehmî Efendi de (din adamı) “Oğlum başına tüylü bir şey koy, bakalım ne olur, icâbât-ı zamân…” dedi. Yanımızdaki hücreden seksen yaşında sâlih bir hocaya söktürdüler…

Naimî Efendi kısa bir süre sonra memuriyete atanmış, fötr şapkasını başına geçirerek bir fotoğraf çekmiş ve babasına “ne yapalım icâbât-ı zamâniyye (zaman icabı)” diyerek göndermiş, camiye gittiğinde fötrü ayakkabılığa koyduğunu, namazlarını baş açık kıldığını ilave etmiştir.

Babasına yolladığı bir başka mektubundaki cümleleri ise şöyledir: “Vâlidem bi’t-tab‛ (muhakkak) bizi öskemişdir. Lâkin bu kıyâfetle görse “baba!” çıkadır! Ne yapalım? 1 Teşrîn-i Evvel’de (Ekim) şapkasız memur azl edilecek diye ilân edildi. Ellerini öperim, duâ etsin. Şimdilik dünyevî istikbâlimiz pek parlak gözüküyor. Rast gelen “Cumhuriyet hukuk-şinâsı (hukukçusu)” diye bizi takdir ediyor…

Kemâleddin Efendi ise Ömer Naîmî’ye göre daha zor durumdadır. Yılların şanlı müderrisi ve şöhretli âlimi, koca müftü efendi fötr şapkayla mı gezecek, camide baş açık mı duracaktır! Öte yandan Kemâleddin Efendi’nin ayak sürümesi Elazığ Maarif Müdürü Celil Bey’in dikkatinden kaçmamaktadır. Kemâleddin ve Harput kasaba müftüsü Alefdarzâde Mahmud Kâmil Efendiler o sıralar Harput İmam Hatip Mektebinde öğretmenlik de yaptıkları için Celil Bey onların âmiri konumundadır. Ayrıca memurların şapkaya karşı tavırlarını gözetlemek ve rapor tutmakla görevlendirilmiştir. Kemâleddin Efendi ne yaparsa onu taklid edeceğini söyleyen Mahmud Kâmil Efendi de Celil Bey’in radarına takılmıştır! Celil Bey her ikisine haber gönderir: “Kemal ve Mahmud Efendiler şapka giymezler, baş açmazlarsa iki güne kadar işten el çektireceğim!

Kemâleddin Efendi bir yandan Celil Bey’e müftülerin şapkadan muaf olduklarına dair kanunu hatırlatan dilekçeyi vermiş bir yandan da şapka takmamak için Elazığ’daki doktorlardan birinden “sıhhî mazeretinden dolayı şapka takamayacağına dair” rapor almıştır. Fakat yetkililerin böyle bir uydurma raporu kabul edeceklerine de inanmamaktadır. Bu sebeple Ankara’daki oğlu Ömer Naimî’ye haber göndermiş, Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan kendisi, ağabeyi vâiz Said Efendi, Harput müftüsü Kamil Efendi ve birkaç hoca için “beyaz sarıklı, siyah uzun elbiseli gezebileceklerine dair vesika” temin etmesini ısrarla ricâ etmiştir. Aşağıda bu kisve vesikasının Elazığ’da hazırlanmış bir örneğini göreceksiniz. Kemâleddin Efendi yolda polisler çevirip “Efendi! Kimsin, nasıl böyle gezersin?” dediklerinde onlara göstermek için bu vesikayı dörde katlayıp hayatı boyunca iç cebinde taşımıştır (vesikadaki katlama izleri belirgindir). Vesika gelene kadar dairede Mahmud Kâmil Efendi’yle beraber baş açık oturmuş ve bundan duyduğu rahatsızlığı mektup satırlarına yansıtmıştır. Bu satırların altı bilâhere Şark İstiklâl Mahkemesi savcısı tarafından çizilecek ve Kemâleddin Efendi sorgulanacaktır… Hükûmet resmî dosyalara yapıştırılmak üzere baş açık fotoğrafları zorunlu tuttuğundan Kemâleddin Efendi bu şekilde fotoğraf çekip Diyanet’e verilmek üzere Ömer Naîmî’ye gönderdiğinde şu notu ilâve etmişti: “Teşhîr etmeyiniz! (Başkalarına göstermeyiniz.)”

Kemâleddin Efendi bir mektubunda oğlu Ömer Naîmî’yi tatile gelmesine yakın uyarmış, Harputlular onu yeni kılığıyla yadırgamasınlar diye “Bıyık ve sakalını uzat öyle gel” demiştir. Birkaç ay önce “Atmam onu ölsem de eğer bil ki başımdan” diyerek canına mal olsa da sarığı başından çıkarmayacağını vurgulayan Ömer Naimi Bey Harputlu diğer hocaefendilerin çocukları gibi çizdiği yeni istikamet doğrultusunda her açıdan çağa hızla ayak uydurmuştur. Diyanet İşleri eski Başkanlarından Dr. Tayyar Altıkulaç’la yaptığım bir görüşmede bana 1950’lerin sonlarında Ömer Naîmî Bey Beyoğlu müftüsü iken kendisinin onun memuru olduğunu ifade etmiş ve onu başından hiç eksik etmediği fötr şapkasıyla hatırladığını anlatmıştı.

Harputlu hocaefendiler fötr şapkaya mesafeli dursalar da halkın bir kısmından gelen bütün baskılara rağmen insanlara daima sükûneti telkin etmişler, böylece şehirde bir infiâl oluşmasının önüne geçmişlerdir. Mütedeyyin insanlar da fötr şapkadan ziyade kısa siperlikli şapkayı (sekiz köşe) tercih etmiş, camide baş açık durmamak için şapkanın önünü arkaya getirerek namazlarını kılmışlardır. Elazığ’da sekiz köşe şapkanın fötrden daha yaygın olmasının sebepleri arasında fötrle namaz kılınamazken sekiz köşelinin secdeye mâni olmaması hususu vardır. (Harput’un son dönem âlimlerinden Hacı Tevfik Efendi’nin 1951’deki cenâze merasimi fotoğrafına bakıldığında meydanı dolduran cami cemaatinin bütünüyle bir “şapkalılar ordusu”ndan oluştuğu görülecektir.)

Yazı daha fazla uzamasın diye iki örnekle mevzuu kapatayım:

İstanbul Yenikapı Mevlevi Dergâhı Postnişini Abdülbaki Baykara Dede bu kılık kıyafet meselesinin yüreğinde bıraktığı derin iz sebebiyle şu mısraları kaleme almıştır:

Kesip rîş-i sefîdim pîr iken yosma civân oldum

Makâm-ı Mevlevî’de şeyh idim pîr-i mugân oldum

Ne sâfî müslüman kaldım ne oldum kıpkızıl kâfir

Giriftâr-ı belâ-yı fitne-i âhir zamân oldum

Dilimde nûr-i îmânım başımda kapkara şapka

Misâl-i fecr-i kâzib nûr u zulmetle ayân oldum

Dedim âyînede seyr eyleyince kendimi fi’l-hâl

Balıkçı Kör Yivan yâhud kuyumcu Estepan oldum

Abâ bonjur, silindir şapka oldu sikke-i monlâ

Bu uydurma kıyâfetlerle rüsvây-ı cihân oldum

(Beyaz sakalımı kesip ihtiyarken hoppa bir delikanlıya dönüştüm! Mevlevi Dergâhında şeyh idim, şimdi meyhanecilere benzedim! Ne safi müslüman kaldım, ne kıpkızıl gavur oldum! Bu âhir zaman fitnesine esir düştüm… Dilimde imânımın nuru kelime-i tevhid, başımdaysa kapkara şapka! Yalancı fecir gibi bir aydınlık bir karanlık oldum! Aynada kendime bakınca dedim ki bu kılıkla benim nerem müslüman? Ya Balıkçı Kör Yivan’ım ya da kuyumcu Estepan! Giydiğim abâ pantolon-cekete, Mevlevi külahı silindir şapkaya dönüştü. Bu uyduruk kıyâfetlerle eyvâh dünyaya rüsvây oldum!..)

Sene 1964, meşhur tıp profesörü ve kültür adamı Süheyl Ünver birkaç talebesiyle birlikte eski âlimlerden hattat Abdülkadir Saynaç Efendi’yi ziyârete gider… Abdülkadir Efendi de yetim-i akrân kalmış… Evine çekilmiş, ne arayanı ne soranı var. Sohbet esnasında bir ara başı terler. Başında sarığı vardır. Sarığını çıkarmadan elindeki mendili sarığın altından başına götürüp terini siler ve şöyle der: “Baştan sarık çıkmaz efendi oğlum. Teri mendil ile silerken de çıkmaz!”

Böyle inandılar, inandıkları gibi de yaşamaya çalıştılar. Sonra izleri çabucak silinen birer yıldız gibi kayıp gittiler. Sessiz, mahzun, kimsesiz…

Onlardan geriye darağaçlarının gölgesinde kurulmuş mahkemelerin 95 yıllık dosyalarında gördüğümüz hicranlı satırlar, tozlu arşivlerin perişan evrakı arasında rastladığımız kırık dökük hâtıralar, otların altında kaybolmuş sahipsiz mezarlar kaldı…

Doç.Dr.AHMET KARATAŞ

Yazarın Tüm Yazılarını Görmek İçin TIKLAYINIZ