Kâinât; zaman, mekân ve insan…

Köşe Yazıları

Determinist bakış açısıyla her şey, zorunlu olarak birtakım tabii kanunların etkisiyle meydana gelmektedir. Kainattaki bütün hadiselerin olabilmesinde sebepler zorunlu olarak bulunmalıdırlar. Determinizmin bu temel ilkesine göre evrendeki yapı ve düzen bu kodlamanın dışına çıkamazlar. Kainat üç boyut üzerinde nüfuz sahibi dördüncü boyut zaman ile sürekli olarak bir hareket, devinim, değişim ile gözlemlenmekte ve idrak edilebilmektedir insanoğlu tarafından. Değişecek olan şeyin değişimi de ancak zaman ile ortaya çıkabilmektedir. Bugün fizik bilimi bir çok zaman seviyesinden bahsederler; biyolojik zaman, tarihsel ve kronolojik zaman, fizikî zaman….

Hareketi, metebolizmayı, büyüme, gelişme ve yaşlanmayı, kimya reaksiyonlarını, tarihi, kronolojiyi, değişimi, çürüme ve bozunmayı, gece ve gündüzü, astronomiyi zamandan bağımsız düşünebiliyor musunuz ?

Bunların gerçekleşiyor olması ve gözlemlenebilmesi ancak zaman ile mümkün değil mi ! Bugün ispatlanmış olan; zamanın, yüksek hızdaki cisim için yavaşlayan, düşük hızdakiler için ise hızlanan bir mefhum olduğudur. Tabii buradaki yüksek hızdan kasıt ışık hızına doğru yaklaşan hız yâ’ni saniyede yaklaşık 300.000km. Zamana bağlı olarak gerçekleşen bu değişimlerdeki etki mekanizması hem etkileyen hem de etkilenen açısından kendi öz kodlarının sınırlarına göre olmaktadır. Her bir durum için ölçülebilen belirli zaman aralığında optimal değerlerde bir denge, eksi yahut artı uçlara doğru gidilirken ise giderek kötüleme yahut en sonunda yok oluş söz konusu olmaktadır. Bu yüzden madde âleminin değişimini zamanı hesaba katmadan görmek de idrak etmekte mümkün değildir. Eğer zaman olmasaydı birbiri ile etkileşime girme temayülü ve karakteri olan şeylerin bunu gerçekleştirmesi imkansızlaşacaktı ki, bu potansiyele sahip olsalar bile. O halde bir şeylerin aynı anda olması ya da olmamasının önündeki tek engel zaman. Değişim ve dönüşümün ard arda gelebilmesi imkânı zaman sayesinde var. Böylece sebep-sonuç ilişkileri ile değişim gerçekleşebilmekte… Şeylerin bir arada ya da aynı yer de olmasının önündeki engel ise mekân. Mekân sayesinde şeyler saçılmış dağılmışlardır. Böylece “Var”lığın zaman ölçeğinde gözlemlenmesi mümkün hâle gelmiş olur. Yeryüzündeki her şey tabiat kanunlarına tabi ve mecburdurlar. Zamanın etkisinde olarak sebep-sonuç ilişkilerinden de asla sapma olmaz. Bu kanunlar/sabitler çerçevesinde sınırları her bir şeyin kendi özünde mevcut kodlara göre değişip dönüşebilir, etki-tepki oluşturur, analiz-sentez yeteneğini ortaya koyabilirler. Zamandan bağımsız, yahut zamanla kayıtlı olanın mekândan bağımsız bu devinimi-değişimi gösterebilme ihtimali yoktur. Sebepsiz sonuç olamadığı gibi, sonuçlar da sebepsiz olamazlar. Bu durum insanoğluna; tahmin, öngörü, hesaplayabilme, tedbir alma gibi avantajlar sağlar.

Düşünsenize yaşadığınız kainat kaotik, kararsız ve düzensiz bir yapıda olup da bu olayların nereye evrileceğini bilemediğiniz şartlarda hayat sürdürmeye mecbur oluşunuzu…

★★★

En kısa zaman dilimi olan “ân”ı yaşamak, “ân”da kalmak bahsine gelecek olursak…

Yapılan bir araştırmada insanların günün yüzde 46-47sinde düşünceleri ile, “ân”dan uzak yaşadıkları tesbit edilmiş.

Bir insanın günün üçte birinde uyuduğu varsayılarak geri kalan uyanık kaldığı süre için bu onaltı saatin yedi buçuk saati demek.

Ânı kaçıran kişi ya ândan geriye, mâzîye, yahut ileriye, atîye istikbâle dalar…

Kişinin düşünceleri yerinde duramayan kedi yavrusu gibidir, kişi bir işe odaklanmışken, düşünceleriyle kısa bir süre ile birinden diğerine atlayıverir…gelecek yahut geçmişe…

Bu bazen olumlu bazen olumsuz bir yaşanmışa ya da yaşanacağa doğru olabilir.

Bir otobüs durağı benzetmesini misâl verecek olursak; durakta vasıta bekleyen kişinin önünden çift yönlü, ileri ya da geri yönlü, bir çok farklı vasıta geçer. insan taşıyan, hayvan taşıyan, yük taşıyan, çöp taşıyan v.s. Hangisine binerse kişi oraya doğru yolculuğa başlar !

Negatif/pozitif düşüncelerin kişinin hem fizyolojisi hem psikolojisi üzerinde olumlu/olumsuz etkilerini söylemeye gerek yok sanırım.

Geçmişte yaşanan yaşandı halbuki, ondan da tecrübî anlamda alınacak ders alındı…o halde o zamana geri gitmek, yahut o yaşanmışlığı düşünce oltası ile âna çekip onunla haşır neşir olmanın ândan kopuk olarak ânı yaşamamızı engellemesi ile, ânı kaçırdığımızın farkında olsak keşke…

Aynı şey istikbâl dalgıçlığı, gelecek projeksiyonları, bir çok ihtimalin yer aldığı hedef denizinde boğulmakla da sonuçlanabilir…

Bunalım, depresyon, başarısızlık, amaç bulanıklığı ise bunun açılımları…

Halbuki geçmiş zamanda yaşanan iyisi-kötüsüyle mâzîde kaldı…gelecek zaman ise henüz gelmedi…geçmiş gelecek oyalanmaları ile ân denilen zaman dilimini hebâ ettiğinin, ânda yapması/yaşanması gerekeni kaçırdığının farkında olmalı insan.

Peki ! Ânda kalmak için ne yapmalıyız ?

İşte bunun için ân dilimine yoğunlaşmalı, gezgin aklını, sürekli mâzî-atî yolculuğundaki düşüncelerinin ipini kısa tutmalı…

Unutmamalı !

Her ân sadece bir kerreliğine yaşanır.

Mevlânâ diyorki;

“Sen aklını başına al da, ömrünü şu içinde bulunduğun bugün say. Bak bakalım, bugünü hangi sevdalarla harcıyorsun” “Zavallı insan, senin bütün ömrün ancak bugünkü yaşadığın ömürdür, başka gün değil ! Geçip giden dünü, gelecek olan yarını düşünme ! Bugününü iyi kullan. ”

Prof.Dr.Suat KIYAK

Yazarın Tüm Yazılarını Görmek İçin TIKLAYINIZ